Tüm hayatını büyük şehirlerde geçirenlerin anlayamayacağı bir sakinlik vardır köylerde. Bazen basit bir alışveriş için 4-5 km ilerideki kasabaya yürüyerek gider insanlar. Bizim köşedeki markete gitmeye üşenip kapıcıya aldırdığımız ekmeği, yağı, tuzu, şekeri almak için, hergün 1-2 kez yapılabilir bu uzun yolculuk. Bize göre uzun onlara göre iki adım.
Geçen yıl bir aylığına gittiğim bir köyde fark ettim, bizim koşarak yetişemediğimiz hayatın orada nasıl ayak uydurduğunu insanlara.
Biz trafiğe çıkınca her şey aceledir, aslında olmasa bile.
Beklemek işkencedir 5 dakika bile olsa.
Hızlıdır hayat şehirde ve aceledir herşey.
Hep koşmak gerekir. Yoksa yetişemeyiz hayatın kendisine.
Ama bizi hiç beklemeyen hayat, bekler ekmek almak için bir saatlik yola giden köylüleri. Onların toprağa attıkları tohumları aylarca bekledikleri gibi.
Acaba bu yüzden midir, günleri takip edemeyişimiz? Haftaların, ayların, yılların büyük bir hızla geçip gitmesi. “Daha dün geçen Cumartesiydi, nasıl geçti koca hafta, tekrar geldi Cumartesi” benzeri sözleri söylemeyen var mıdır içinizde?
Biz de yavaşlatamaz mıyız hayatı diye düşünüyorum bazen. Kontrol altına almanın imkanı yok mu? diye soruyorum kendime. Bunu bile düşünmeye fazla vaktim olmuyor ve koşmaya devam ediyorum sonra.
Peki koşuyoruz, çalışıyoruz, okuyoruz, eyleniyoruz ama mutlu muyuz? Herkes mutluysa dışarıdaki asık yüzler neden? En küçük münakaşaların kavgaya dönüşmesi neden? “Mutluyum ama hoşgörülü değilim” diyebilir miyiz? Bir şeyler eksik, ya da yanlış. ???
Bir kaç ay önce televizyon kanallarının birinde bir program izlemiştim. Hani herhangi bir sakatlığı olupta buna rağmen başarılı bir hayatı olan kişilerin hayat hikayelerini anlatan programlar var ya. Onlardan biri, ama hangisi olduğunu hatırlamıyorum.
Hayatından bahsedilen kişi 40 yaşlarında belden aşağısı felçli bir bey’di. İsmini hatırlamıyorum ama biz ona Ali Bey diyelim. 14 yaşında yaşadığı bir kaza sonucu yatağa mahkum olmuş ve aynı odadan hiç dışarı çıkamamış. Çıkamamış, çünkü oturma imkanı da yok, sadece kollarının üzerinde yüzü koyun vaziyette bedeninin üst kısmını biraz kaldırabiliyor o kadar.
“Bu hale gelince çok üzüldüm, çok isyan ettim, hayata küstüm” diye başladı anlatmaya.
“Öyleki sadece isyankar şiirler yazmak geliyordu içimden” diye devam ediyordu sözlerine.
Ama zaman geçip, koşmayı yürümeyi unuttukça, alışmaya ve kabullenmeye başlamış yeni durumunu. Onu etkileyen kitaplar olmuş zamanla ve okumaya vermiş kendisini. Yıllar yılları kovalamış, odanın camından gördüğü fidan büyümüş koca bir ağaç olmuş. İlkbahar gelmiş yeşillenmiş, sonbahar gelmiş yapraklarını dökmüş, ve manzara bu şekilde değişerek devam etmiş. Bu dinginlik içinde okumaya, düşünmeye, sorgulamaya bol bol vakti olan Ali Bey konuşunca, etkilenmemek mümkün değildi. Dikkatle dinledim ve konuşmalarından bir iki cümle kafama takıldı.
“Biz insanlar herşeyi birbirine karıştırıyoruz” diyordu.
“Kavramları doğru anlayamıyoruz”.
Ve 2 örnek veriyordu bu konuda.
Birincisi;
“Hayat ve Hayatım”
“Hayat, hayatın kendisi ve tamamı. Yaşamın başlangıcından beri devam eden.
Hayatım, ise hayat içinde benim yaşadığım bölüm.
İkisini birbirine karıştırıyoruz ve hayat’ı kendi hayatımızdan ibaret zannediyoruz.
Ama anlamalıyız ki biz yokken hayat vardı ve bizden sonra da devam edecek. Biz kendi hayatımızın merkezindeyiz, kendimizi hayatın merkezi olarak görürsek yanılırız”.
İkincisi ise;
“Sahip olmak ya da Şahit olmak”
“Bizler güzel olan herşeye sahip olmak istiyoruz. Güzellikler bizimse, mutlu oluyoruz değilse mutsuz.
Aslında güzelliklere şahit olmakta güzel, ama bunu anlayamıyoruz. Güzel bir manzarayı seyreden de, sahip olanda aynı şeyi görür ve aynı duyguları yaşar. Sahip olmak için çabalayarak, koşturarak geçirdiğimiz süre hayatımızdır. Ve sahip olmanın da sonu yoktur. Bu durumda mutlu olmak yerine mutluluğa ulaşmak için koşmayı seçiyoruz, hayatımız boyunca”.
Bu sözleri iyice düşünmeliyiz, kolay anlaşılan sözler değil. Zaten Ali Bey’de;
“Eğer ben de normal bir hayat yaşasaydım, günlük koşuşturma içinde şu anda anladığım bazı şeyleri anlayamayabilirdim. Yada düşünmeye vaktim olmayabilirdi”. diyordu, konuşmasında.
İşte o düşünmeye vakti olmayan tanımı sanırım hepimize uyuyor.
Biraz düşünmeye, biraz kendimize, biraz hayata vakit ayırabilmeliyiz bence.
Siz ne dersiniz???
Mustafa Gök
