Translate

İçimizdeki Virüs

Gönderen on Mar 8th, 2010 Bu haberin bulundugu kategori Sezin Öney. Bu haberi takip etmek isterseniz lütfen RSS 2.0. rss okuyucunuza ekleyiniz... To follow this story to add to your rss reader.

Sezin Öney (04.03.2010):

2001’de insanların kalıtımsal mirasının dökümü olarak tanımlanabilecek “genom”un içeriği baştan aşağı çözüldüğünde, bilim adamlarını şaşırtan bir durum ortaya çıktı. Bir kere, insan türünün beklendiğinden çok daha az geni vardı.

“Genom”un sadece yüzde 1,5’u genlerden oluşuyordu. Atalarımızın şimdiye kadar karşılaştığı tüm virüslerin kopyaları ve benzerleriyse, “özümüzün” yüzde 43’ünü oluşturuyordu. Virüslerin bu denli içimize işlemesi ve yapımızda, bizleri biz yapan genlerden kat be kat önemli olmaları, insan türünün nesiller boyu gerçekleşeduran bir evrimin sonucuydu. Diğer bir deyişle, virüslerle yaşayarak biraz da kendimiz virüsleşmiştik.

Virüsler de, “ev sahipleri” olmaksızın yaşamlarını devam ettiremiyorlar. Böylece, 40 milyon yıl öncesinden beri (tesbit edilebilen en uzak bağlantı bu) virüslerle beraber gelişiyor, değişiyor, genetik sarmalımızın içine onları da özümsüyoruz.

Ergenekon konusu da böyle bir şey. Bir asırdan fazla süredir çeteler, çeteciler ve darbecilerle yaşaya yaşaya, artık maalesef onlar da, toplumsal genetik kodlamamızın bir parçası haline gelmiş durumdalar. Yaşadığımız toplumun dokusuna işlemiş, ruhunun en azından bir kısmını ele geçirmişler.

Aşırı Sağa Kayış

Yeni yapılan bir araştırma, Avrupa’nın doğusunda ırkçı, ayırımcı ve otoriter siyasi hareketlere olan eğilimin giderek arttığını ortaya koyuyor. Türkiye ise, bu tip siyasete olan eğilimde birinciliği kimselere kaptırmıyor.

Macaristan’ın Siyasi Değer Enstitüsü’nün yaptığı araştırmaya göre oluşturulan “Aşırı Sağ’a Talep Endeksi” (DEREX), Türkiye, Ukrayna, Bulgaristan ve Macaristan’ın, Avrupa genelinde 32 ülke arasından, aşırı sağ hareketlere en çok sempati duyan yerler olduğunu gösteriyor. Aşırı sağ derken, yukarıda bahsi geçen “nezih” yaklaşımları benimseyen siyaset kastediliyor; ırkçılık, ayrımcılık ve ülkemizde “darbedarlık” olarak da bilinen “otoriter düzene” karşı sempati, bu düzenin sahiplerine empati ve destek yani.

Buna ek olarak, azınlıklara karşı tahammülsüzlük, ülkedeki kurumlara ve diğer vatandaşlara karşı güvensizlik; toplamda da genel bir huzursuzluk ve agresiflik de, aşırı sağa yönelik eğilimle beraber ortaya çıkan göstergelerden. Türkiye, Macaristan ve Bulgaristan’da halkın bir kısmının Orta Asya kökenli olmasının akla getirdiği muziplikleri bir kenara bırakırsak, ortada ciddi bir durum var.

DEREX, Türkiye’de halkın yüzde 28,2’sinin aşırı sağ eğilimli olduğuna işaret ediyor. Ukrayna’da halkın yaklaşık yüzde 26’sı, Bulgaristan’da yüzde 25’i radikal sağa sempatiyle bakıyor.

Bunlar, sarsıcı veriler.

Aşırı sağa meyli, her ne kadar tüm Avrupa ile özellikle de göçmen korkusuyla, özdeşleştirsek de, DEREX’in verileri, Batı Avrupa’nın aşırı sağdan uzaklaştığına dikkat çekiyor.

Tabii, bunun altında Batı Avrupa’da aşırı sağın bir numaralı tezahürü sayılan göçmen karşıtlığının, aşırı sağın tekelinden çıkıp, tüm sağ, hatta kimi zaman da sol partilerin de sahiplendiği bir durum olması da yatıyor.

Gene de, Batı Avrupa’da Fransa, Britanya, Almanya gibi göçmenlerin en çok olduğu ülkelerde, ifade edilebilen ve bilimsel olarak ölçülebilen aşırı sağ sempatisi o derecede düşük seyrediyor. Demek ki, Fransa gibi, betonvari bir etnik yekparelik anlayışı olan bir devlet bile, göçmenlere karşı bir sürü ters politikasına, söylemine rağmen son kertede “siyaseten doğru söylemi” benimsemek zorunda kalıyor. Bu sayede de, “tersine kırmızı çizgiler” konmasının, devletin şu veya bu şekilde toplumsal hassasiyete yenik düşerek değil de, o hassasiyeti başka bir duyarlılığa çevirmek zorunda kalmasının, bu araştırmanın gösterdiği üzere, olumlu sonuçları olabiliyor.

Oysa DEREX’in de altını çizdiği gibi, Batı Avrupa’daki ırkçılık köklü bir sorun çünkü toplumsal değerlerden kaynaklanıyor. Yani, içe işlemiş bir ırkçılık söz konusu. Doğu Avrupa’daysa, 1989 sonrası kurulan düzenin getirdiği aşırı iyimserliğin, ekonomik çöküntü, Batı karşısında ezilme, sosyal altüst oluşların getirdiği hayal kırıklığıyla aşırı kötümserliğe dönüşmesi, ırkçılığı körükleyen başlıca sebep. Komünizm döneminde, eşitliği adeta, en azından prensipte, dayatan devlet politikaları nedeniyle ırkçılık Doğu Avrupa’da ciddi bir sorun değildi. Şimdiyse, her toplumsal dert ve sorunun faturası, azınlıklara, etnik veya dinî bakımdan ayrık otu bellenen gruplara kesiliyor.

Türkiye ise, her şeyde olduğu gibi hem Doğu hem Batı’yı birleştiren bir sentez. Bir yandan, ırkçılık, ayrımcılık gibi aşırı sağ eğilimi, “yüz yıllık yalnızlık” yani içe kapanma, otoriter siyasetle iç içe yaşama gibi haller nedeniyle artık toplumsal değer haline gelmiş. Diğer yandan da, değişen bir düzen ve bunun getirdiği kaos içinde umutsuzluklar, savruluşlar söz konusu.

Tabii, İtalya ve Portekiz’in, DEREX’e göre, aşırı sağa en yakınlık duyan Batı Avrupa ülkeleri olduğunu da vurgulamak gerek. Gladio’nun buralardaki köklü tarihi ve darbeler geleneğinin de, ırkçı mirasa katkısı büyük. Yoksa tam tersi mi; içimizdeki bir şeyler mi Gladio’yu köklendirdi ve darbeciliği besledi?

oneysezin@hotmail.com

Share

Yorum Gönder

Login with Facebook:
Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button